KUR’ANDAKİ İNSAN


Bu makale 2017-10-31 09:29:57 eklenmiş ve 163 kez görüntülenmiştir.
Ramazan TOPCAN

İnsan kâinata efendi olmuş bir varlıktır. Akıl ve irade gibi meziyetlerinden dolayı diğer mahlûkata karşı üstün kılmıştır. İyiye meyyal olduğu gibi kötülüğe de meyyal yaratılmıştır. Her saniye ve salisesi imtihan olan, dünyada yaptıklarından veya yapması lazım geldiği halde yapmadıklarından hesaba çekilecek tek varlıktır.

İnsanı var eden Allah (Azze ve Celle), insanın nasıl bir varlık olduğunu bildirmiştir. Fizyolojik yapısından tutun psikolojik yapısına kadar detaylı olarak tanıtmıştır.

Bu gün insana hizmet için kurulan irili ufaklı çeşitli STK’lar var. Ancak insana hizmet etmek için kurulmuş olduğunu iddia eden bu kuruluşlar insanın problemlerini çözecekleri yerine problemler daha da artmıştır. Her geçen gün insanın mutsuzluğu, karamsarlığı artıyor. İnsanlar arası ilişkiler zayıflıyor. Birbirimize selam vermeyi bile külfet kabul eder olduk. Merhaba diyemez olduk. Ne kadar var, o kadar birbirimizden uzaklaşır olduk.

Nedeni insanı tanımamak. İnsanı konumlandıramamak. Tanımadığınız varlığa nasıl hizmet edebilirsiniz?

Bundan dolayı bu yazımda insanın fizyolojik ve psikolojik yapısı ile ilgili Kur’an’ın ortaya koymuş olduğu tanım üzerinden insanı tanımaya çalışacağız. Haydi bismillah.

 

1-İNSAN; HARİS VE CİMRİDİR 

Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet-i Peygamberiyenin zem ettiği, insanın dünya ve ahiretini tahrip eden davranışlar mutlaka düzeltilmeli, terbiye edilmelidir. Şayet bu zem edilen kötü duygu ve düşünceler düzeltilme cihetine gidilmezler ise Mü’min kişi için büyük bir tehlike hâline gelirler.

Oysa Allah (Azze ve Celle) aşağıda sunumunu yapacağım ayet-i kerimelerde insanoğlunun bu konudaki zafiyetini şöyle ifade buyurmuşlardır:

Fecr suresi 17 ile 20. ayet-i kerimelerde: “Hayır! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbiri­nizi teşvik etmiyorsunuz! Haram helâl ayırmaksızın mirası hırsla yiyorsunuz. Malı aşırı derecede seviyorsunuz.” 

 

Mearic suresi 19 ile 21. ayet-i kerimelerde:

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda, sızlanır, feryat eder, ona imkân verildiğinde ise cimrileşir, pinti kesilir.”

 

Adiyat suresi 8. ayet-i kerimede ise:

“Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.” Bu ilahî mesajlar birer ikazdır.

 

Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimri kişiler, insanlar tarafından sevilmediği gibi Yüce Mevla’mız tarafından da sevilmezler. Onlar aşağılık kişilerdir. Yüce Rabbimiz, Nisa suresi 37. ayet-i kerimede: "Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah`ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık. "  buyurarak cimliğin akıbetini beyan ederken Efendimiz (s.a.v.) de:"Cimrilikten sakınınız. Zira cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” , "...Cimri kişi Allah`a uzak, Cennet`e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır."

“"Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhi! İnfak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. " Buyurmuşlardır.

İnsan, Mü’min kalabilmesi için insanların elindeki mala iltifat etmemeli, gelsin de nereden gelirse gelsin zihniyetinde olmamalıdır. Tamahkârlık ve harislik, insanı çirkin tutum ve davranışlara sevk eder. İyiliklerden uzak, kötülükleri yapmaya sürükler.

 

2-İNSAN; MENFAATİNE ÇOK DÜŞKÜNDÜR 

İnsanın bu yönünü anlatan Rum suresi 36. ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler.” 

Nimeti ve nimeti veren Yüce Mevla’mızı tanıyarak O’na verdiklerine karşı hamd ve senalarda bulunmak, verilen nimetler karşısında sevinmek güzel şeylerdir. Ancak nimet vereni unutarak, sahibi olduğumuz bütün bu nimetleri kendi el emeğimizin sonucu kazandığımızı iddia etmek nimete olduğu kadar nimetin gerçek sahibi Rabbimize karşı da saygısızlıktır. Kaldı ki Kur’an-ı kerim, nimete güvenerek şımaran, hak ve hukuk tanımayan, heva ve hevesine esir olan kişiler hakkında Yüce Mevla Kasas suresi 76. ayet-i kerimede: “…Sakın şımarma! Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez.” Buyurarak ikaz etmiştir.

Sahib olduklarına güvenen, param sağ olsun diyenler, yapıp ettikleri şeyler sebebiyle başlarına bir fenalık gelse hemencecik ümitsizliğe düşüverirler. Öldüm, bittim naraları atarlar. Allah’ın rahmetinden tamamen ümit keserler. Nedeni çok açık. Zira bu insanların teslimiyetleri, baki olan Allah’a değil, fani olan eşyayadır da ondan. Şunu unutmayalım ki insanı kazandıran ubudiyeti değil teslimiyetidir. Allah’a inanmak yetmez, güvenmek de gerekir.

İnsanın menfaate olan düşkünlüğünü hac suresi 11. ayet-i kerimede Hak Teâlâ Hazretleri ne de güzel ifade buyurmuşlardır: “İnsanlardan kimi Allah’a (şüphe ve tereddüt içinde) yalnız bir yönden kulluk eder: Kendisine bir iyilik dokunursa, buna pek memnun olur; bir de musibete uğrarsa, çehresi deği­şir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.”

3-İNSAN; ÇOK ZALİM VE CAHİLDİR

Ahzap suresi 72. ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmek­ten çekindiler,(mesuliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim (ve) çok cahildir.” 

Ayet-i kerimede geçen; “emanet” kelimesi, insanın Rabbine karşı mesuliyetini, insanın dinî emirleri yerine getirmekle mükellef olmasını ifade eden bir kavramdır. İnsan, başıboş yaratılmamıştır. Dünyevî görevleri var, uhrevî görevleri var. İnsan; “akıl ve irade” özellikleri sayesinde bu emaneti kırmadan, incitmeden yerine getirmeye gayret eder. Aslına bakılırsa akıl ve irade gibi özellikler, insanı sair mahlûkata üstün kıldığı gibi insanı efendi mahlûk haline getirmiştir. Zira insan, bu sayede Allah’ın [Azze ve Celle] kelamına muhatap olmuştur. İnsanın her saniyesi ayrı bir sınav, ayrı bir imtihandır. İnsanın dünya hayatında imtihana tabi olması bu emanetin kendine verilmesindendir.

Yukarda mealini verdiğim ayet-i kerime emanet kendilerine tevdi edilen cemadatın da bu emanetin ağırlığını hisseden varlıklar olduğunu, şuur sahibi olduğunu göstermektedir.

Bu ayet-i kerimenin sonundaki: “Doğrusu o, çok zalim (ve) çok cahildir.” Kur’an-î ifade insanın çok zalim ve çok cahil oluşundan dolayı mesuliyetten korkmadığını ve “emanet”i yüklendiğini bildiriyor. Bizim dilimizde de var olan; “Cahil cesurdur.” Sözü, kanaatimce bunu doğrulamaktadır.

 

Karanlık, haddi aşmak, hakkı yerine koymamak,  kırıcı davranmak, baskı, şiddet, insanları üzmek, hak yemek, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermek, Allah’ın koyduğu sınırı tecavüz etmek, eziyet ve işkence anlamlarına gelen zulmün zıddı ise; “adl” dır.

Adalet ise; hakkaniyet, doğruluk, müsavat, kötülükten arınmış vicdan, ifrat tefritten uzak itidal üzere her nevi meşru hareket, Yüce Mevla’nın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmek anlamlarındadır.

İnsan, zulme düşmemesi, zulme direnç göstermesi için bolca salih amel işlemeye gayret etmelidir. Kötülüklere engel, salih amellerimizdir. Salih amel, bizi zulümden uzaklaştırırken Rabbimize yakın kılan davranışlardır. Nitekim Cenab-ı Hak, Asr suresinde insanın hüsrandan kurtulması için salih amel sahibi olmasının zaruretinden bahseder.

Cehalet, insanı zulme ve haksızlığa sürükler. Cehaletin zıddı ise ilimdir. İlim; bir nurdur, güçtür kuvvettir.  İlim; insanı hayra, hakka, adalete, Cenab-ı Hakk’ı kalben tanımaya sevk eder.

İnsanın yüklendiği bu mesuliyetin ağırlığını Mesnevi şarihi Tahiru’l-Mevlevî şöyle dile getirir:

Eli boş gidilmez gidilen yere;
Rabbim! Boş gelmedim ben suç getirdim.
Dağlar taşımazken o ağır yükü;
İki kat sırtımda pek güç getirdim.

 

4-İNSAN; ALLAH’A KARŞI PEK NANKÖRDÜR

Adiyat suresi 6 ve 7. ayet-i kerimede Yüce Mevla’mız şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Elbette buna kendisi de şahittir.” 

İsra suresi 67 ile 69. ayet-i kerimelerde ise: “Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıkları­nız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) döner­siniz. İnsanoğlu çok nankördür. O’nun, sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Yahut O’nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikamınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.” 

Fecr suresi 15 ve 16. ayet-i kerimelerde ise: “Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğu ve nimet verdiği zaman; ‘Rabbim bana ikram etti.’ der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise; ‘Rabbim beni tahkir etti, önemsemedi.’ der.” 

Yüce Rabbimiz, kulunu sabrı kadar mükâfatlandırır. Sabır, büyük bir silahtır. İnsanı felaketlerden korur. Bir anlık sabırsızlığın nelere mal olduğu hemen herkes tarafından bittecrube sabittir. Varlık da imtihan, yokluk da. Hayır da imtihan, şer de. Enbiya suresi 35. ayet-i kerimede Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmaktadır: “…Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz…”

İnsan bu durumun farkında olmalıdır. Bu şuuru hiçbir zaman kaybetmemelidir. Zira insan, bu inancı kaybedince önce olumsuz duygulara daha sonra da küfre kadar sürüklenir Allah korusun. O zaman da bakarsınız ki insan, Rabbine karşı hasım kesilivermiştir. Nahl suresi 4. ayet-i kerimede: (Allah) insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı açık bir hasım kesilmiştir.” Buyrularak insanın durumu anlatılmıştır.

5-İNSAN; ACELECİDİR 

Yüce Rabbimiz; Enbiya suresi 37. ayet-i kerimede: “İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır…” 

İsra suresi 11. ayet-i kerimede ise; “İnsan, hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan çok acelecidir.” Buyurmuşlardır.

Bu ayet-i kerimeler, insanı ifade etmekte yeterli olsa gerek, başka bir tanıma ihtiyaç yok.

İnsan, hayra meyyal olduğu kadar şerre de meyyal bir varlıktır. Hayrı istediği gibi, şerri de ister.  Bunun sebebi insanın pek aceleci olmasıdır. Sabır ve tahammül zor geldiği için sonra olacak şeyin vaktinden önce hemen olsun ister.

Bu davranış ise zaman zaman istenmeyen bir netice ile sonuçlanır. Mecelle kaideleri arasındadır: “Kim bir şeyi vaktinden evvel isti’câl eyler ise mahrumiyetle cezalandırılır.” Yani bir şeyin vaktinden önce acele olarak gerçekleşmesini isteyen kimse, o şeyden mahrum edilmek suretiyle cezaya duçar kılınır.

 

İnsanın aceleci oluşu aslında insanın kolay elde etme arzusundan kaynaklanmaktadır. İnsan, ahirette yaşayacaklarını dünyada yaşamak ister. Bu davranış ve arzu, çoğu kez insanların ahireti bırakıp dünyaya meyl etmesine sebeb olmuştur. Bunun tabii sonucu olarak da insan, ahiret mükâfatına ehemmiyet vermeyen hatta Cehennemin o elem verici azabını da düşünmeyen bir varlık haline dönüşüvermiştir.

Bu aceleciliğinden dolayıdır ki insan, ne şeyin hayır, ne şeyin şerri olduğunu birbirinden ayıramaz, ayıramadığından da akıbetini hesaba katmaz. Kıyame suresi 20 ve 21. ayet-i kerimelerde Yüce Mevla’mız şöyle buyurmaktadır:

“Hayır! Doğrusu siz acil olan dünya hayatını seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.” 

 

Gerçekten insan, öfkelendiğinde veya her hangi bir sıkıntı ile karşılaştığında etrafında olup bitenleri görmez, esip savurur, kırıp geçirir. Oysa başına gelenler karşısında sükûnet ve suhuletle davranabilse, sabır ve metanetle hareket edebilse kurtulacak.

Fakat aceleci yapısı ile insan, böyle durum­larda ümitsiz ve karamsar bir hâlet-i ruhiye içinde: “Allah’ım, canımı al da, beni bu sıkıntıdan kurtar.” gibi sözlerle kendisi için beddua eder ki, bu asla doğru değildir. Mü’minin davranışı bu olamaz. Konu hakkında Hz. Enes (r.a.) Efendimizin rivayet ettiği bir hadis-i şerifi dikkatlerinize arz etmek istiyorum:

“Resulullah (s.a.v.), son derece zayıflamış bir hastayı ziyaret etti ve:

“Allah’a bir şey için dua ediyor muydun veya O’ndan bir şey istiyor muydun?” diye sordular.

Hasta şöyle cevap verdi:

“Evet. Allah’ım! Bana ahirette vereceğin cezayı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye dua ederdim.”  Deyince

Allah Resulü (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Sübhanallah! Senin buna gücün yetmez. Şöyle dua etseydin olmaz mıydı?: Allah’ım! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.”

Bunun üzerine adam bu duayı yaptı ve şifa buldu.

Bir başka hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v.)  şöyle buyurmuşlar:

“Başına bir musibet geldi diye hiçbiriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: “Allah’ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür.” desin.”

Bu hadis-i şerifler şunu göstermiştir ki Mü’min kişi imtihana tabi tutulan, Rabbi tarafından imtihan edilen bir varlıktır. Ne zaman başına ne geleceği bilinmez. Ancak başına ne gelirse gelsin hiçbir zaman beddua etmemeli, isyan anlamına gelecek davranışlarda bulunmamalı, daima sabır ve sadakatle hayır ehlinden olmak için dua etmeli, faydalı işler üretmeli, kötülüklerden sakındıran, iyilikleri teşvik eden olmalıdır.

Bakara suresi 201. ayet-i kerimesinde buyrulduğu gibi dua ve niyazlarda bulunmalıdır: “…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından muhafaza eyle.” 

 

6-İNSAN; KISKANÇ VE HASETÇİDİR

İnsan için en tehlikeli sıfatlardan biri belki en tehlikelisi kıskançlık ve hasettir. Nisa suresi 54 ve 128. ayet-i kerimelerde şöyle buyrulmaktadır: “Yoksa onlar, Allah’ın lütfünden verdiği şeylerden dolayı insanları kıskanıyorlar mı?..” 

“…Nefisler kıskançlığa meyilli olarak yaratılmışlardır…” 

Allah Resulü (s.a.v.) Efendimiz, hasetten sakındırarak onun zararını şöyle haber vermektedir: “Haset etmekten sakının. Zira haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” 

Kur’an-ı kerim ise bu çirkin sıfattan kurtulan Mü’min kişileri ise Haşr suresi 8. ayet-i kerime ile müjdeler: “…Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir.”

 

7-İNSAN; ZAYIF YARATILMIŞTIR 

Kâinata bakılınca görülecek ki insan hariç her bir varlık hayata hemen intibak eder. Kendi ayakları üzerine durmaya çalışır. Ancak insan böyle değildir. Uzun bir müddet başkalarının bakımına ve himayelerine muhtaçtır. Aciz ve zayıf bir durumda yaratmıştır. Rum suresi 54. ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi…” 

İnsan, geçmişini ve geleceğini unutarak kendi ayakları üzerine durur hale gelince şımarmamalıdır. Allah’a (Azze ve Celle) karşı isyan anlamı taşıyan davranışlarda asla bulunmamalıdır. Şair ne de güzel söylemiş:

“(ah) İkbale zeval erse ne var sende kemal var.

Mağrur-i kemal olma ki ardınca zeval var.”

 

Her kuvvetin ardından muhakkak bir zafiyet ve tükeniş dönemi gelecektir. Ne kadar güçlü olursak olalım bir tükeniş, bir zafiyet bizi bekliyor. İhtiyarlıkta duyulan pişmanlık ise elden kaçırılan fırsatları geri getirmeyecektir.

Yüce Rabbimiz, insanın bu hazin akıbetini Yasin suresi 68. ayet-i kerimede şöyle ifade etmiştir:

“Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak) ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu idrak et­mi­yor­lar mı?)

Evet, insan sadece fiziki yapısı ile değil ruh ve psikolojik yönden de zafiyet içindedir. Nisa suresi 28. ayet-i kerimede insanın bu durumu şöyle ifade edilmiştir: ” Allah sizden yükü hafifletmek ister, Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”
Selam ve dualarla…

Ramazan TOPCAN

 

Balıkesir İl Müftü Yardımcısı

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -

TRT Spor Haberler

Ayrıntılı Puandurumu Tablosu
Birlik Gazetesi
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA
Balıkesir Web Tasarım